Körlük – Bir José Saramago İncelemesi

               İyi bir distopyaya kimse hayır demez, özellikle de yazarın kendine özgü akıcı üslubu ile sayfaları hızlıca karıştırıp romanın sonuna ulaşmanızı sağlayan Nobel ödüllü bir romana. Uzun süre sonra kitapların dünyasına dönen acemi bir okuyucu için bile okuması kolay bir yapıt.

Açıkçası filmi izlediğimde çok çarpıcı bulmuştum ancak romanı okurken bazı noktalar çok daha düşündürücü oldu. Hiçbir karaktere isim verilmemesi bir yazarın başvurabileceği ilginç bir taktik. Fakat bu, karakterlerin derinleşmesine engel olmakla birlikte okuyucuların da onların yaşadığı zorluklarla gerçek anlamda empati kurmasını zorlaştırıyor. Zaman zaman karakterlerin duygu ve düşüncelerini yansıtan Tanrısal bakış açısı ve satır aralarına serpiştirilen, insan doğasını sorgulayan gözlemler okuyucunun kendini tam manasıyla olayların akışına kaptırmasına, belki de kasıtlı olarak mâni oluyor.

İnternette basit bir Google araştırması yaparken yabancı bir sitede görme engelli bir bireyin makalesine rastladım. Burada makalenin sahibi, yazarın körleri yanlış/hatalı bir şekilde resmederek toplumda görme engelli bireylere karşı taşınan önyargıları beslediğini ifade ediyor. Bu noktada Saramago’nun Kabil romanından da alışık olduğumuz akıcı ve yüzeysel tarzın kitabın amacını çarpıtmış olabileceğini düşündüm. Çünkü yukarıda bahsedilen teknik bir seçim de olabilecek gelişigüzel duygusal kopukluk, toplumun kör bireyleri tek bir potada, genel bir engelli tanımında erittiği bir düzenin de yansıması aslında.

Peki gerçekten böyle mi yapıyoruz?

Bir erkeğin bir kadının, belli bir millete mensup olan bir bireyin başka bir ırk veya azınlığın, bedensel engeli bulunmayan birisinin de bir engellinin deneyimleri hakkında konuşması, varsayımlar yapması pek hoş olmaz. Peki Saramago’nun bu kadar hassas ve üzerine yazması zor bir konuda yaklaşık üç yüz otuz sayfalık bir roman yazma cesaretine ne demeli?

Sanırım romanı okurken adını koyamadığım, sezinlediğim bir probleme görme engelli bir bireyin daha önce değinmiş olması bana da bu konuda cesaret verdi. Sonradan kör olan birçok karakter, kitapta ilerledikçe çok da uzun olmayan bir zaman dilimi içerisinde gerçekleştiğini anladığımız birçok zorlukla karşılaşıyor ve hatta insanlık dışı olaylar yaşıyor. Bunlara tanık olmak okuyucu için de zorlayıcı. Ancak, alıntıladığım makalede de belirtildiği üzere, bireysel anlamda, doğuştan veya sonradan kör olan bir birey dünyaya uyum sağlama konusunda muhakkak zorluklar yaşasa da, kitapta resmedildiği ölçüde bir kendi kendine yetememe hali mevcut mu? Bu denli karmaşa ve kaos yaşanması normal mi?

Kitapta kör bireyler son derece aciz ve yardıma muhtaç olarak resmediliyor ve düzenli olarak gözleri gören tek bireyin, yani doktorun karısının bakışları altında merceğe tutuluyor. Bu insanda yazara karşı bir isyan duygusu oluştursa da, bu durumu onlar için imkânsız ve olduğundan daha zor hale getiren şeyin aslında körlükleri değil, içinde bulundukları koşullar olabileceğini öne sürebiliriz. Acımasız bir şekilde, kendilerine göre düzenlenmemiş bir tesise, uymaları gereken birkaç temel direktif verilerek kapatılıyorlar. Kendilerine rehberlik edecek kimse olmadığı gibi vadedilen yiyecekler bile düzenli olarak sunulmuyor. Kitapta stratejik olarak birkaç kez tekrarlanan duyuru son derece soğuk ve duygudan yoksun bir şekilde hastalandıklarında doktordan, yangın çıkarsa itfaiyeden mahrum olacaklarını bildiriyor. Onları dışarı çıkmamaları konusunda uyarıyor. Hatta birkaç noktada gerek yanlışlıkla gerek kasıtlı olarak hayatlarının hiçbir değeri yokmuşçasına askerler tarafından öldürülüyorlar.

Birincisi, birçok insanı evlerinden alıp tanımadıkları, iki kanattan oluşan büyük bir binaya getirdiniz. Kitapta da ifade edildiği üzere bu tesis, hiç pratik olmayan karmaşık bir şekilde yapılandırıldığı ifade edilen bir akıl hastanesi. Birbirini bir tesadüfler zinciri dışında tanımayan birçok insan yatakhaneli koğuşlarda bir arada yaşamaya zorlanıyor ve tuvalet, duş gibi tesisatların dahi yetersiz ve uygunsuz olduğu anlaşılıyor. Öyle bir çaresizlik hâkim ki, görebilen tek birey, körlerin çoğunlukta olduğu bir düzende görebilen tek kişi olmasının onu bir köle veya hizmetçi haline getirebileceği korkusu ile gördüğünü saklamak ve kör gibi davranmak zorunda kalıyor. Görebilmenin bir dezavantaj olması tabii ki son derece kasıtlı ve kurguyu sırtlayan bir tercih. Mesajı açık. Burada görmemiz gereken bir başka toplum eleştirisi ise, toplumun engelli bireylere yaptığı ayrımcılığın yanı sıra, hasta bireyleri ötekileştirmesinde saklı.

Sanırım Covid salgınını yaşamış olmasak bu çıkarımı yapmak da bu kadar kolay olmazdı. Hastalığın dünya çapında bir pandemiye dönüştüğü ilk zamanlarda, insanlar arasındaki korku ve paniği, aile bireyleri, akraba, arkadaş ve iş çevrelerinde dahi insanların birbirine karşı gardını aldığını, hastalığa yakalandıklarında birilerini suçlama eğiliminde olduğunu hatırlarsanız, henüz kör olmayan bireylerin davranışları pek de abartılı gelmiyor, yine de insanların böyle bir durumda daha çok insaniyet göstereceğine inanmak istiyorsunuz. Gerçek hayata baktığımızda pandemide birçok sağlık çalışanının özverili bir şekilde hastalarla ilgilendiğini ve çok sayıda kayıp verildiğini hatırlarsınız. Belki insanlık için hala umut var demektir.

Yine de ayrımcılık konusuna geri dönelim.

Distopyaların nirengi noktası, mevcut toplum düzeninin sarsılması ve bunun da insan doğasının farklı yönlerini ortaya çıkarıp belirginleştirmesi. Dolayısıyla yazarın sinizmi alegorisi ile mükemmel bir uyum içerisinde. Yine de, bence bir edebiyat kazası olarak romanın bir yan ürünü var. Bu da insanın kötücül doğası ve toplumun kaosa eğilimli yapısının dışında bir şey. Aslında tümden kusurlu ve işlemez bir yapının olmadığı, düzenin gayet de tamir edilebilir olduğuna dair bir izlenim.

Tabii ki toplum, cemaat, sosyete, hukuk düzeni, fiziksel ve biyolojik koşullar, algılarımız değiştiğinde karanlık çağlara, ilkel koşullara her zaman dönebiliriz, ahlaki kaygılarımız ortadan kalkabilir, her şey tepetaklak olabilir. Fakat insanlık bir anda topyekûn ilerlemediği gibi, sanırım bir anda gerilemiyor da. Sınırlı kaynaklar söz konusu olduğunda bir tabanca elde ederek, bir çeşit çete, ordu kurarak kadınlara tayın karşılığında tecavüz edebileceğimiz gibi, ne kadar süreceğini bilmediğimiz koşullar altında daha iyi organize olabilir ve çöküşe daha kademeli olarak da gidebiliriz, ve tabii ki sonunda adapte olabilir ve tekrar bir toplum düzeni de kurabiliriz. Bu kitap bize ayna tutmuyor, daha doğrusu ilk akla gelen şekilde değil. Bazı ikiyüzlülükleri fark etme konusunda benim için daha aydınlatıcı oldu.

Öncelikle içinde yaşadığımız dünyayı herkes için daha eşit ve erişilebilir hale getirmemiz gerekiyor. Sonrasında ise zorlu koşullarda, bizden çok daha önce yaşamış atalarımızın verdiği ilkel tepkilere geri döneceğimiz varsayımı hatta şevkli beklentisinden kurtulmamız gerekiyor. Buna İngilizce’de doom mongering (felaket tellallığı) deniliyor. Distopyaları çok seven, hatta en sevdiği kitaplardan biri 1984 olan bir okur olarak bunu söylediğime inanamasam da, distopik kurguların içinde umutsuzluk değil çeşitli uyarılar bulmanın zamanının geldiğini ve yazarların da bazen amacının, bazen de çıktısının bu olduğunu düşünüyorum. Buna izin vermediğimiz, izin vermeme konusunda ısrar ettiğimiz takdirde, kazanımlarımızı yitirmek çok daha zorlu bir hale gelebilir.

Kitaptan bir alıntı ile bitirelim;

‘’…Genç kızın odasında, komodinin üzerinde, içinde kurumuş çiçekler duran cam bir vazo vardı, su buharlaşıp uçmuştu, kör eller oraya yöneldi, parmaklar çiçeklerin kurumuş taç yapraklarını elledi, terk edildiği zaman yaşam ne kadar da kırılgan oluyordu.’’

Kaynaklar:

A False Image of Blindness by James Fetter https://nfb.org/sites/default/files/images/nfb/publications/bm/bm08/bm0811/bm081105.htm

Görsel:

Kırmızı Kedi Yayınevi, https://kirmizikediyayinevi.com/product/korluk/  


Kitap Lobisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Posted in

Yorum bırakın