Anadolulu Türk halkının kültürünü, adetini, dilini, yaşam şeklini özlü bir şekilde bir nefeste ortaya koyan muhteşem bir eser. Okurken temalardan tema beğeniyorsunuz. Artık klasikleşmiş olan köyden kente göç temasını merkeze alırken, aynı zamanda dindarlaşma, cemaatleşme, sendikalaşma, suça karışma görüngülerine de kıyısından köşesinden dokunarak, köylüdür denilen Türk milletinin birkaç on yıldır akın akın yaşadığı acı kültürel şoku, ‘’insanımız’’ dediğimizde her neyi kast ediyorsak onun diliyle, küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk bir romanın ekşi sayfalarına kazıyarak kalıcı hale getiriyor. Büyülü gerçekçi anlatımın o gelişigüzel, gelip geçici anlatım tarzı, yıllardır değişmeyen ve tekrar tekrar yaşanan toplumsal travmaların hayatımızın ortasına gelip oturuşu ve yerinden kalkmayışı ile nasıl da çelişiyor.
Herkes bir roman yazabilir, ama herkes bir Latife Tekin gibi yazabilir mi, yazarın okuduğum tek kitabı olmasına rağmen o özgün dil beni bu konuda derin derin düşündürdü. ‘’Peki ya bu roman hiç yazılmamış olsaydı?’’ düşüncesi de Cinci Mehmet’in hamur tahtasına attığı çentik gibi korkuttu. Sanki yazılmasa, benliğimizin bir kaydı hiç olmayacakmış gibi.
Bir keresinde yirmiden fazla dile çevrildiğini okumuştum. Samimiyetle, kitabı Türkçe okuyamayacaklarına üzüldüm. Böyle bir Türkçe kullanmak, dile böyle bir hizmette bulunmak herhalde herkese nasip olmaz ve bence romanın en ön plana çıkan özelliği de bu taklit edilemez ve kolay kolay ortaya çıkarılamayacak dili.
Öte yandan, kitabın karakter çeşitliliği ve sunuluş tarzına da bir göz atmak lazım. Açıkçası, romanın baş kahramanı Atiye midir, Dirmit midir, burada bir anlaşmazlık var. Başlarda okuyucuya haber verilen, vaat edilen Dirmit’in hikayesi, sonlara doğru çözülmüyor, çözülmediği gibi romanın Atiye’nin ölümü ile bitmesi kimin ana karakter olduğuna açıklık getiriyor.
Romanın belkemiği, kaçınılmaz bir şekilde Atiye, fakat Atiye hiç değişmiyor, değişime direniyor. Türk aile yapısının temel, belki de hastalıklı bir özelliğini bu çekirdek ailenin anne karakteriyle ve birbirleri arasında olan ilişkilerinde görüyoruz.
Bireyselliğin, bireyciliğin henüz çatlaklarından içeri sızamadığı, Türk aile yapısı denilen ve bir başka üst kümenin ayrılmaz bir parçası olan o toplumsal yapı. Çok geçmeden anlıyoruz ki, burada bireysel anlamda kendini ifade etmenin hiçbir yeri yok ve her çaba bir direnç ile karşılık bularak bir krize dönüşecek. Bu krizlerin oluşmasında ve ilerlemesinde başı çeken de ailenin reisi olan Atiye. Şehirden gelin gelip çok geçmeden becerikli, hünerli, sosyal bir köy kadınına dönüşen Atiye evi çekip çevirdiği gibi çocukları üzerinde de mutlak bir kontrol arıyor. Sorunlarını konuşarak, inat ederek, aile bireylerini birbiri ile çatıştırarak, olmadı büyü ile çözme konusunda son derece ısrarlı ve inatçı. Hatta öyle bir kadın ki, yaşamının ilerleyen dönemlerinde Azrail ile dahi mücadele ve pazarlık ediyor ve hatta Allah ile inatlaşıyor, giderayak ondan da bir şeyler koparıp ödeşmeyi aklına koyuyor. Fakat yer yer bazı hatalarını, kusurlarını kabul ettiğini görsek de baştan sona baktığımızda herhangi bir ciddi dönüşüm geçirmediğini görüyoruz. Bu da romana hâkim olan bir başka temayı gün yüzüne çıkarıyor; cehalet.
Ailenin çektiği sıkıntıları, köyden kente göçün zorlukları içine yedirmek hayati bir hata olurdu. Çünkü temel problem, köydeki yaşamda da varlığını sürdürüyor. Kırsalda Atiye’nin evin reisi olarak topluluğun diğer bireyleri ve unsurları ile işbirliği içinde yürüttüğü operasyonun başarısı, aslında daha güçlü bir şekilde yapılandırılmış bir ekonomik düzen içerisinde olmalarından ve ötekinin bakışlarından, yani toplum baskısından aldıkları güçten kaynaklı. Yoksa birbirileri ve hayatla olan ilişkilerinde yaşayış biçimlerinin üzerine çöken ve her şeyi zorlaştıran cehalet baki. Kitabın kayda değer bir kısmı boyunca tek göz bir evin içinde kapanarak ekonomik sıkıntıları burada daha sert ve psikolojilerini zorlayacak şekilde yaşadıkları için, uyum sürecinde karşılaştıkları garip olaylar da eklenerek bu cehalet daha da ön plana çıkarılıyor, okuyucu da o perdeleri çekili küçük evin içine onlarla birlikte hapsolup sıkıntı çekiyor.
Bu konuyla ilişkili olarak yine, köydeki gibi dışarı çıkmak, başka yerlere gitmek ve dilediğini yapmak konusunda daha çok hareket alanına sahip olan erkek bireylerin karşılaştığı ekonomik baskının da, Atiye’nin toprağı, hayvanları ve imece usulünün yardımı ile evin içinde ve dışında çalışarak kendi emeği ile kontrolü altında tuttuğu geçimin bu sefer erkeklerin omuzlarına yük olmasından kaynaklandığını görüyoruz. Her ne kadar fakir bir yaşam sürseler de, bu süreçte evdeki dört erkekten sadece birinin bile düzenli çalışmasının dramatik bir fark yarattığını anlıyoruz. Yine de roman boyunca erkeklerin ya iş bulamadığını, ya işleri kendilerine layık görmediğini, ya da kolay para kazanmak adına suça karışarak büyük paralar kazanmaya çalıştığını görüyoruz. Atiye sofu olan kocasına rağmen fal bakmaya başlıyor, gelinine halı dokutturuyor, ikna ile yer yer erkekleri çalışmaya zorluyor. Huvat’ın evin idaresini eline alma konusunda herhangi bir çaba sarf ettiğini görmüyoruz.
Okuyucu olarak çektiğimiz iç sıkıntısının en büyük sebebi, Atiye’nin hiç durmadan, dinlenmeden, evdeki bireyler ile uğraşarak kendi hayatının kontrolünü tekrar eline alabileceğine inanması. Evlatlarından ayrışamayan, onları kendisinin bir uzantısı gibi gören Atiye, Dirmit ile ilgili kehanete sıkı sıkıya bağlı. Kehanetten korkuyor da gerçekleşmesini engellemeye mi çalışıyor, yoksa gerçekleşmesine kendi sebep olarak en sonunda rahatlamak mı istiyor, bunu hiçbir zaman anlayamıyoruz. Aslında evin içinde en etkisiz kişilerden biri olan Dirmit, maceracı, meraklı, yaratıcı ruhu ile daima baskılanıyor, ama sonunda aslında gerçekten hiçbir şey yapmıyor. Başına hiçbir şey gelmiyor.
Kritik bir soru soralım, Dirmit’in gelip de annesinin karşısında romanın birincil antagonisti olmasına sebep olan, ablası sessiz ve sakin Nuğber gibi arka planda kalarak paçayı sıyıramamasına neden olan şey, gerçekten farklı olması mı, yoksa bir kadın olarak kişilik göstermesi mi? Bir noktada sürekli derslerine çalışan, başarılı olan ve kısa bir süreliğine annesinin eziyetlerinden kurtulan, fakat bu özelliği dahi nazar değer diye bir şekilde başına bela olan Dirmit, akıllı uslu olduğu zaman bile takdir göremiyor. Kendisi düze, adı temize çıkamıyor.
Gelin kaynana kumaşından olur derler, Zekiye’nin işini çözmek, kocasını kendisine bağlamak için Atiye’yi taklit ederek büyü ile, öleceğim diye yataklara düşerek yaptığı atılım, ev ahalisinde bir karşılık görmüyor. Zekiye de arka planda kalarak diğerlerinin gazabından kaçabiliyor. Roman boyunca kimi zaman kıymetli yeni gelin oluyor, iş yaptırılmıyor, kimi zaman kocasını bağlasın diye süslenip giydiriliyor, bütçeye katkı yapması için halı dokuyor ve kocasından bağımsız şekilde hiçbir zaman tanık olamadığımız bir şekilde yaşamını sürdürüyor. Fakat Dirmit ile herkes, hep bir elden uğraşıyor.
Yeri geliyor Halit’in, yeri geliyor Seyit’in terbiyesine verilen, daima annesinin gölgesinde varlık göstermeye çalışan Dirmit, kitabın sonlarına doğru herkesin ortasına alıp konuştuğu, düzeltmeye çalıştığı bir problem. Gerçekten aklını yitirdiği, sonunda delirdiği ilan ediliyor. Artık ölmek isteyen ama çocuklarının hayatından utanç duyan, hesabını veremeyeceğinden çekinen annesine acımaktan yine de kendini alamıyor ve Allah’a, senin yazdığın kaderi yaşadım diyerek isyan edebileceği çözümü ile ortaya çıkıyor. Dirmit’in bizlere son derece makul görünen bu önerisi tabii ki bir delilik alameti olarak ters çevriliyor ve kıymet verilmiyor.
Başkaları farklı şekilde yorumlayabilir, fakat ben Dirmit ile ilgili bir aykırılık, başkalık göremedim. O sadece, küçükken yaramaz bir erkek çocuğu gibi koşup oynamış, cansız nesnelerle konuşmuş, genç kız olup kendi bedenini merak etmiş, arkadaş edinip annesinin kendisine söylediklerini sorgulamış, büyüyünce abisi gibi şiir yazmış, kardeşi gibi el emeğiyle yapabileceği bir hobi edinmiş, babası gibi denize bakıp hayal kurmuş ve tabii bir büyük kabahati olarak da soru sormuş. Fakat bunlar Dirmit’in üstüne uymamış. Uymuyor. Bu da bize Dirmit’in en büyük suçunun kendisine söyleneni yapmayan bir kadın olması olduğunu gösteriyor.
Bir evin içinde insanların sürekli birbiri ile uğraştığı, herkesin her yaptığı ve söylediğinin mesele olduğu ve köylüleri dair herkes ile paylaşıldığı, bu baskıcı aile düzeninde birey olmayı istemek ve olmak, her zaman büyük bir felaketle sonuçlanmayabilir, ama mutlaka sizin kişisel felaketinizle sonuçlanır.
Bu noktada artık sadece, gelecekte, Dirmit’in bu düzenden çıkmasını, okumasını ve çalışarak kendi kaderinin kontrolünü eline almasını umabiliriz.
Darısı, emeği, yeri tanınmayan, sözü geçmeyen ve sonsuz sorumluluk ve çok az kontrol ile kendi zihnine hapsedilmek suretiyle el birliği ile delirtilen, durup düşünerek kendilerinin de bir insan, birey olduğunun ayırdına varma fırsatını bulamayan, ve maalesef toplumun bu düzenine ortak olarak canından kıymetli çocuklarına bilmeden eziyet eden kadınlarımızın kuşak kuşak diğer çocuklarının başına.
Görsel:
Can Yayınları, https://www.canyayinlari.com/sevgili-arsiz-olum-9789750738715?srsltid=AfmBOopcqWlEB0-USjEs52W3XS54V_1SQCTq06pya-BVAG7OmXPCXVBK

Yorum bırakın