Damızlık kızın öyküsü, beklenmedik şekilde hüzünlü bir roman. Kahramanın bakış açısıyla yazılan kitap, toplum düzeninin radikal bir şekilde değiştiği bir distopyada yaşayan ve damızlık bir kız olarak, yani üreme amaçlı kullanılan, artık özgürlüğü elinden alınmış eski modern dünyanın eğitimli bir kadınının ağzından anlatılan uzun bir hikâyeden ibaret. Kitabın sonunda, damızlık kızın öyküsünün, geride bıraktığı kasetler üzerinden 2195 yılındaki bir konferansta bir toplum çalışması olarak tartışıldığını görüyoruz. Bu kişinin gerçek kimliğinin ise belirlenememiş olduğu ifade ediliyor.
Margaret Atwood’un kitaplarından esinlenmiş iki dizi izledim. Tematik olarak, kadınların kendi hikayelerini, kendi gerçeklerini anlatabilmesi ile ilgili bir probleminin var olduğu anlaşılıyor. Orijinal adlarıyla The Handmaid’s Tale kitabını okuduğumda ve Alias Grace dizilerini izlediğimde, bana Müjde Ar’ın oynadığı eski bir sanatsal Türk filmini anımsattı: Adı Vasfiye. Bu filmde tam tersi olarak Vasfiye karakterinin öyküsü hayatına giren beş erkek tarafından, tamamen bambaşka kadın portreleri çizilerek anlatılıyor, seyirci Vasfiye’nin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu bilemiyor, bir hayal olarak kalıyordu. Bu romanda ise sistemin sınıfsal bir kurbanı olarak kendi hikayesini somutlaştırmak isteyen bir kadının hikayesini kendi bakış açısından dinliyoruz. Karakterin kurban konumunda olmasının biricik sebebi ise, kimyasal, biyolojik kirliliğin bulunduğu, ahlaki bir çöküş yaşanan, kürtajın artarak doğum oranlarının düştüğü bir dönemde doğurgan olduğu varsayılan bir kadın olması. Bu kadınlar, konumları itibariyle kırmızı ve vücutlarını tamamen örten, dini bir kıyafet olduğunu anladığımız üniformalar giyiyorlar, öyle ki, şapkaları dahi bir at gözlüğü gibi sadece gittikleri yönü görmelerini sağlıyor ve etraflarına bakmalarını engelliyor. İkinci eş veya hizmetçi arasında bir yerde olan ve daima kutsal bir görevleri olduğunun bilincinde hareket etmesi beklenen bu kadınlardan beklenen, haftada bir gün evin sahibi olan erkek ile, eşinin de mevcudiyetinde birleşerek çocuk doğurmak. Fredinki’nin gittiği evin erkeğine Komutan deniliyor ve yüksek statülü, yaşı da biraz geçkin bir adam olduğu anlaşılıyor. Bu kadınlar savaşta veya hükümetin kurulması ve yönetilmesinde öne çıkarak yükselen başarılı erkeklere bir ödül olarak veriliyor. Bu erkeklerin çocuk doğuramayan eşleri ev yönetiminde sözü geçmelerine karşın kamuda bir etkileri yok gibi. Eşler, Hristiyanlıkta Meryem’in ve masumiyetin sembolü olarak kabul edilen mavi renge bürünüyor ve damızlık kızların doğuracakları potansiyel çocukların anneleri oluyorlar. Fredinki’nin gittiği evde, Komutanın eşi Serena’nın geçmişte bir çeşit şarkıcı olduğunu, televizyonda dini ilahiler söylediğini, şimdi ise kadınların okuma yazma bilmesinin dahi yasak olduğu bir düzende örgü ve bahçe işleri ile meşgul olarak, bol bol sigara içerek pek de kendinden memnun olmayan bir halde yaşadığını anlıyoruz.
Cemaatte farklı kadın ve erkek sınıfları mevcut ve bir çeşit baskıcı bir diktatorya olduğu, ayrıcalıklı bir kısım erkek dışında kimseye hizmet etmediği veya sınırlı ödüller verdiği, hatta zaman zaman bu erkeklerin de bağlılıkları sorgulanırsa ölüme gidebilecekleri anlaşılıyor. Damızlık kızlar, Teyze denilen kadınlar tarafından eğitilip yola sokuluyor, hizmetçi sınıfı olan Martha’lar, ekonokadınlar, sisteme uyumlanmadığı için ya da işledikleri suçlardan ötürü kolonilere, tarlalara, ağır işler altında ölüme sürüklenen dezavantajlı kesimler de var. Kaynaklara erişimin kısıtlığı olduğu bu düzende, dini bir cemaatin parçaları olan elitlerin temiz ve düzenli gıdaya erişiminin olduğunu anlıyoruz. Hatta kitabın sonlarında, aslında mutlak bir kıyamet sonrasının söz konusu olmadığı, bunun insanlık tarihinde, Amerikalı beyaz bir ırkın yaşadığı belli süreli bir devrim olduğu, bu kısıtlı kaynak yönetiminin de baskı aracı olarak kullanıldığını anlıyoruz. Konferanstaki konuşmacı, kitabın kurgusal ülkesi olan Gilead ile İran’ı aynı cümlede kullanıyor kitabın sonlarında. Margaret Atwood’un hayal gücü, birçok dinden, baskıcı rejimden aldığı öğelerle son derece iç karartıcı bir kurgu ortaya çıkarmış.
Tabii ki kitabı bu şekilde özetlediğimizde soğuk ve nesnel bir olaylar dizisi gibi görünen bu kurgu, karakterin öznel ve duygusal bakış açısı ile nostaljik bir anlatımda verilmiş. Daha sonradan çekilen dizideki gibi isyankâr bir havadan çok, daima geçmişe verilen referanslar ve geleceğe dair belirsizlikle karışık bir umut var. Karakter romanda kaçınılmaz bir şekilde çok edilgen kalıyor. Komutan tarafından Jezebel evine kaçamak bir şekilde götürüldüğünde eski arkadaşını görüyor; onun kaçma girişimi sonrasında işkence gördükten sonra kolonilere gitmektense bir hayat kadını olarak yeni bir hayata başladığını öğreniyor. Arkadaşı artık kendi kimliğini, güçlü karakterini tamamen geride bırakmış, pes etmiş ve sisteme uyumlanmış durumda. Önceden dikkafalı muzip bir lezbiyen olan Moira’nın yaşadığı değişim karşısında şaşkınlığa uğrarken, kendi hikayesine de bir bireysel çaresizlik havası hâkim oluyor. Yaşadıkları, gördükleri, bir şeyler hissetme, kendi benliğini bulma çabası okuyucuda bir isyan duygusu oluşturmuyor, Fredinki’nin pasifize durumuna ortak oluyoruz onu dinlerken. Bu yönüyle çok keyifli bir okuma değil.
Yalnızca, bir yandan da, sözde bir ideal oluşturması için kurulan bu düzenin eksikliklerinin farkına vardığımız ve neden işe yaramayacağını anladığımız noktalar var. Bizatihi bu sistemi kuranlar dahi, kendi doğalarının özgürlük ve başkalık arayışına engel olamıyor. Kadın bedeni de, diğer kısıtlı kaynaklar gibi, erkeğin tüketimine sunulan başka bir emtia sadece.
Kitabın en akılda kalıcı kısımları, kadınların bir sabah uyanıp işe gittiklerinde kovulduklarını ve banka hesaplarına el konulduğu fark etmeleri, bir de damızlık kızlardan birinin doğum yaptığı günde, evin eşinin bütün cemaatteki kadınları bir araya toplayarak, kendisinin de doğum sancıları çeker gibi yerlerde yuvarlandığı, doğuran kızın arkasına geçerek bir başka kadının bedeni üzerinden bu tatmini yaşamaya çalıştığı, bebeği kucağına aldığı kısım. Son derece rahatsız edici ve şok edici olarak tanımlayabiliriz kitabın bu paragraflarını. Hatta biraz da ironik. Bir kadın başka bir kadının bedeni üzerinde dahi kontrol sahibi olabilir; kendi bedeni üzerinde ise asla. Görevi damızlık kızları hizaya sokmak olan Teyzelerin bu görevi adanmışlıkla yerine getirmeleri şaşırtıcı olmasa gerek. Dünya, kendi hayatı üzerinde kontrol sahibi olamayanların, başkalarının kaderi, yaşayış biçimi, düşünceleri ve inançları üzerinde tahakküm kurarak bu duygularını ikame ettiği bir oyun alanı. Batı cephesinde yeni bir şey yok. Ya da eski hamam, eski tas.
Görsel: Doğan Kitap, https://www.dogankitap.com.tr/kitap/damizlik-kizin-oykusu

Yorum bırakın